13 Nisan 2010 Salı
jesus
“ne kadar ileriye koşabilirsiniz” diyor, gaip ya da adi her ne ise “ daha ne kadar ağlaya bilirsiniz” “ ne kadar yalvarmak diğerleri için” Açık açık iman etmek acık acık pes etmek anlamına geliyor gecikmiş evvel zamanlarda Kalktı… Ve kendini koridora attı. Kapıların önüne… Ardından ilk bulduğu kaldırıma… Apaçık sokaklarda artik. Değişen bir şey de yok üstelik Ki acite etmek gerekirse kotu olanda buydu. Önce odalar arası duman Sonra duvarlar Simdiyse temiz hava çarpmasına maruz ciğerlerin, ter altı bezlerinin gazabındaydı önce elleri sonra ciğerleri. Emin değildi. Açıkçası bunda şaşılacak bir şey de yoktu . Sesli de değildi zaten sitemi. Böyle olur iste diye geçirdi us undan. Yağmurlu bir havada arkanda, bir kedi cesedi ile beraber taşların ıslaklığını hissedersin temas eden her uzvunda. Gecenin bu saati. Ne aksilik. Yeterli ışık olsaydı dışarıda belki güzel bir kadraj olabilirdi... Deliriyordu galiba. Bunları düşünmek için mi kendini hırpalıyordu. Yo yo… Daha önemli bir durum vardı, kendine daha fazla acımak için. Oksijendi sorumlusu. Neredeydi kanyak? Lanet olsun. Fakat ötekiler kadar büyük değil. Bu ufak bir problemdi diğerleri ile sidik yarıştırması gerekse eğer. Neler düşünüyordu. Sana mı geliyorum tanrım Bebeğim' sevgilim Yo yo sen benim kadar bile sadik değilsin. Peki, kime gideyim. Kim için geleyim. Biraz uyursam belki rüya görürüm. Ergenlik dönemine nispet orada gelirim. Uyursam, uyuyabilsem belki kendime gelirim. Direndiği ve tam olarak olmasa da, kısmen kelime manasını dolduracak; pes etme lafsının kastettiği anlamı kabullenir ve… Asfalta bu kadar yakinken kafası; henüz yanakları ıslağa temas etmemiş olmasına şaşırır. Sahi nicedir buralardaydı. Boynunun ağrımış olmasına bakılırsa çeyrek saat kadar geçmişti zaman . iç cebini kontrol etti. Lanet olsun. Ama çok büyük değil. Of çeker gibi yaptı. Yanaklarıyla; taşı önce Selamladı sonra şereflendirdi. Arkasındaki kedi cesedine dönerek gözlerini son bir gayretle kapadı. Sahi neden buradaydı. Teşekkürler İsa. Sonunda sızmayı başarmıştı
25 Aralık 2009 Cuma
eskz
Acı çekmenin başka yolları da var dedi
Gözlerini kısıp gülüşünü kasık arasına sıkıştırarak sokakların
Hayır dedi çocuk; kafasını kendinden emin bir şekilde, biraz yana bükük yere doğru kaldırarak. Bir damla su birikintisini dalgalandırdı. Bir kaç yıldız esnek aynada deforme olup eski konumunu ararken bir kuş havalandı. Rüzgâr pardösüsünün eteklerini havalandırırken attı ilk adımını hayallerinde yıllardır yanan kente.
Birkaç yanan ışık, trafikte tek yön sıkışmış arabaların kırmızı farlarının arasından eski bir bara saptı.
Başka bir ben, başka bir hayat beklermiş gibi yapıyordu onu… Tanıdık yüzlere, parlayan gözlere bakacak cesareti hissetmiyordu kendinde. Boyundan büyük günahları işlemenin arifesindeyken…
Şimdilik herhangi bir vücutla tek gecelik ayin yapmanın düşüncesiyle bir bira söyledi yüzünde ben yaşadım diyen barmene. Belki de ihtiyacı olan şey buydu. İçi dolu olan bir hayatı dinlemek...
Dinlemek..? Dedi içindeki karşı koyamadığı bir ses. Artık anlatmaktan sıkılmış bir peygamber ya da taşa tutulmuş bir iblis gibi hissederek kendini.
Kucağında ağlayacak birini daha bulabilecek miydi acaba. Yine sözünü kesip ona tecavüz teklif edecek yine ve sabah yine kaçacak mıydı?
Yaşına rağmen hissettiği yorgunluğa alaycı bir gülümseme giydirdi alelacele
Ergenliğe yeni girmiş liseliler gibi mızmızlık mı yapıyordu ne…
“Seni buraya ne getirdi” diye söze girdi barmen. Ya da buna benzer bir şey söyledi gürültüye karışan bağrışmasında. Düşüncelerini böldüğü içi kızacak oldu. Sonra vazgeçti
Sol yanağındaki yara izini merak ederek, konuşmaya değer sandığı meraklı gözlerine kilitlenip derin bir nefes almaya kalkışıyordu ki; beklemekten sıkılır gibi yapan barmen yeni bir soruyla saldırısına devam etti.
-Vücudunun ne kadarında can kaldı çocuk.
Neredeyse on ikiden vuran soru işareti, almaya çalıştığı nefesi kesip zaten çok da kalmayan takatine son verip omuzlarını çökertti gencin.
-Neredeyse yarısı çürümeye başladı.
-Gözlerine kaç yıldır bakmıyorsun.
-Aslında şu anda ne renk olduklarını bilmiyorum.
-Doğduğunda…
-Annem siyah olduğunu söylemişti
-Buz bağlamış çocuk. Bu ufacık yaşına kaç cinayet sıkıştırdın
Sinirlenmeliydi… Ama kendisinin de anlam veremediği bir sebepten bir bir cevap veriyordu. Kafeste gibiydi.
Konuşmak istediği konu bu değildi. Dinlemeyi deneyecekti.
Olmadı yine
-Bilmiyorum dostum sayısının fazla olduğunu sende anladın, farkındayım. Her biri rüyama giriyor sırasıyla. Bu ne kadar sürer bilmiyorum.
-Bitmeyecek
-Neden
-Aldığın canların hiçbirini kimseye geri vermiyorsun. Her gömülen ceset yeni çiçekler yardımıyla tekrar hayata geri dönüyor. Neden affetsinler ki seni.
-Haklısından başka söyleyecek bir şey bulamadı. Bardağı kendi ekseni etrafında çevirirken yansımasını izlemeye çalışıyordu. Tam bir şey düşünecek oldu yine araya barmen girdi.
- İlk sorumun cevabını hala vermedin.
- Soru neydi?
-Neden buraya geldin.
-Bilmiyorum bu kente gireli çok olmadı ve beni içeri davet eden ilk yere attım kendimi. Şimdi de buradayım.
Son cümleyi kurarken omuzlarını kaldırıp iki elini iki tarafa açarak yaramaz bir çocuk halini takınmaya çalıştı. Sonra vazgeçip eski duvar suratını tekrar oluşturup bardağı ekseni etrafında döndürmeye devam etti.
-Evet dedi barmen. Buranın böyle bir özelliği var. Buraya sadece bu kente yeni gelenler uğrar.
-Neden
-Anlaman uzun sürmez… Diyerek bardakları kurulamaya devam eden barmen diğer siparişler için, cümlesinin bitiminin akabinde arkasını dönerek uzaklaştı.
Geri döndüğünde hala almak istediği cevapların peşinde dolaşan bakışları, azgın köpeğe dönmüş gibi parlıyordu çanaklarından.
Yüzünden korkan çocuk gözlerini kaçıracak yer bulamadı. Çaresiz hafif sola doğru esneyerek gülen azı dişileri onun gibi biraz uzun ve gözleri buz tutmuş adamın yüzünü seyretti.
Gözleri..!
Yeni fark ediyordu.
Tüm soruları birer birer yutuyordu zihni. Hiç birini dile getirmeye varmıyordu nutku.
-Daha önce neredeydin.
-Bilmiyorum.
Sahi neredeydi. Bu nasıl olurdu. Bu kontrolsüz çıkan bir lafızdı lisanında. Ne zaman yeni bir yere gitse bilmezlikten gelirdi geçmişini. Esrarlı bir hava aktığını düşünürdü. Ama bu sefer…
Tekrar ve çaresizce ve titreyerek ve terleyerek ve tekleyerek
-Bi..bilmiyorum. Sadece acı çeken insanlara var hafızamda yüzlerini göremediğim.
Acı çekmenin başka yolları da vardır çocuk.. neden kendini sildin.
Anlamıyorum…
-Adın ne çocuk
-bilmiyorum
-kendine bir tane bulmalısın
Yutkundu korkak bir tavırla. Açıklamalara ihtiyaç vardı.
-bana ne oldu
-hayalini yaşıyorsun çocuk. Güçlü olmalısın. Hiçbir hayal ödenen bedellerden daha değerli olamıyor. İnsanlar bunu anlamadan anlamsızca isterler. Sadece isterler. Tanrı bıktığında ise senin başına gelenler gelir herkesin başına.
- Şimdi sus…
- Şimdi düşünme…Buraya girerken kurduğun hayalden başka bir şey olmasın aklında. Ayini gerçekleştireceğiz. Bunun için elimden geleni yapacağım.
Şimdi bana sadece şunun cevabını ver.
Sana bu bedeli ödeten dileğin neydi. Bunu hatırlıyor olmalısın.
Şaşkındı tamda olması gerektiği gibi. Ne yapacağını bilemeden baktı sadece.
İyice sıkılan fakat heyecanına gem vuramayan barmen ufak bir sırrı açıklayacakmış gibi kulağına eğildi. Yum gözlerini. Oraya beraber gideceğiz.
Kuşkusuz bir itaatle sımsıkı kapadı gözlerini. Şakağının ısındığını hissediyordu. Kararan dünyasında tek yön istikametinde sıkışan trafiğin ortasında… Biraz daha geri…
Bir su birikintisi gökyüzünü yansıtırken atıyor ilk adımını. Yıldızlar deforme olmuş... Yeni kanatlanmış bir kuş havada asılı kalmış.
Ses yok…
Kıpırtı yok…
Araksını dönüyor amaçsız. Tüm sorular olmasa da bazılarının cevabını veren bir siluet elinde devasa kitabı, elinde kalemi yarım kalmış bir cümlenin kaidesinde.
Şeytanı kıskandıracak gülümsemesiyle okuyor yazıları. yaratılışının bedelini önemsemeden dimdik duruyor…ve…
Asılı kalan kuş kaldığı yerden devam ediyor kanatlanmaya. Ve korna seslerine bulanıyor tek yön sıkışan trafik. Ve açıyor gözlerini kan ter içinde.
Gözlerinin feri sönen barmen şaşkınlığını gizlemeksizin ve kızgın ve üzgün ve sanki çaresiz…
Sen tanıdığım en tehlikeli kişilerden birisin diyebildi.
Biliyorum diyor çocuk. İyice buz kaplarken gözleri kavrıyor bileğinden barmeni tek hamlede.
Acıyor çocuk. Acıyor da kapıyor gururu bağırmaya yeltenen dudaklarını... Gözlerine inanmak istemese de biliyor doğruluğun kesinliğini.
Nasıl bir hayat bu izlediği…
Öğrendiği, öğrenebileceği tüm geçmişleri düşünüp gülümserken, ne izlediği sahneler ne de çektiği acı dayanılır gibi değildi.
Alev almaya ramak kala bırakıyor bileğini adamın. Ter içinde titrek… Ama mutlu ölümüne… Ve üzgün geri kalan son vicdanı sızlamakta tereddüt etmiyor. Etmiyor da onu dara ağacında bırakmaya razı çocuk.
-Evet diyor adam sanırım soracağın bir soru yoktur…
-Seni tanıdığıma sevindim teodor diyor çocuk. Mükemmel bir karakter olacaksın hikâyelerime.
Teodor korkusunun depreminden sıyrılıp düşünmeye çalışıyor. Anlar gibi oluyor. Bu çocuğun ne ödediği bedel ne de dilekleri tek değil. Altından kalkması güç olmalı diye yarım yamalak geçirmeye çalışıyor us undan. Kıskansa mı acısa mı bilemeden.
-Teodor...! Kendime bir isim buldum.
Gözlerini kısıp gülüşünü kasık arasına sıkıştırarak sokakların
Hayır dedi çocuk; kafasını kendinden emin bir şekilde, biraz yana bükük yere doğru kaldırarak. Bir damla su birikintisini dalgalandırdı. Bir kaç yıldız esnek aynada deforme olup eski konumunu ararken bir kuş havalandı. Rüzgâr pardösüsünün eteklerini havalandırırken attı ilk adımını hayallerinde yıllardır yanan kente.
Birkaç yanan ışık, trafikte tek yön sıkışmış arabaların kırmızı farlarının arasından eski bir bara saptı.
Başka bir ben, başka bir hayat beklermiş gibi yapıyordu onu… Tanıdık yüzlere, parlayan gözlere bakacak cesareti hissetmiyordu kendinde. Boyundan büyük günahları işlemenin arifesindeyken…
Şimdilik herhangi bir vücutla tek gecelik ayin yapmanın düşüncesiyle bir bira söyledi yüzünde ben yaşadım diyen barmene. Belki de ihtiyacı olan şey buydu. İçi dolu olan bir hayatı dinlemek...
Dinlemek..? Dedi içindeki karşı koyamadığı bir ses. Artık anlatmaktan sıkılmış bir peygamber ya da taşa tutulmuş bir iblis gibi hissederek kendini.
Kucağında ağlayacak birini daha bulabilecek miydi acaba. Yine sözünü kesip ona tecavüz teklif edecek yine ve sabah yine kaçacak mıydı?
Yaşına rağmen hissettiği yorgunluğa alaycı bir gülümseme giydirdi alelacele
Ergenliğe yeni girmiş liseliler gibi mızmızlık mı yapıyordu ne…
“Seni buraya ne getirdi” diye söze girdi barmen. Ya da buna benzer bir şey söyledi gürültüye karışan bağrışmasında. Düşüncelerini böldüğü içi kızacak oldu. Sonra vazgeçti
Sol yanağındaki yara izini merak ederek, konuşmaya değer sandığı meraklı gözlerine kilitlenip derin bir nefes almaya kalkışıyordu ki; beklemekten sıkılır gibi yapan barmen yeni bir soruyla saldırısına devam etti.
-Vücudunun ne kadarında can kaldı çocuk.
Neredeyse on ikiden vuran soru işareti, almaya çalıştığı nefesi kesip zaten çok da kalmayan takatine son verip omuzlarını çökertti gencin.
-Neredeyse yarısı çürümeye başladı.
-Gözlerine kaç yıldır bakmıyorsun.
-Aslında şu anda ne renk olduklarını bilmiyorum.
-Doğduğunda…
-Annem siyah olduğunu söylemişti
-Buz bağlamış çocuk. Bu ufacık yaşına kaç cinayet sıkıştırdın
Sinirlenmeliydi… Ama kendisinin de anlam veremediği bir sebepten bir bir cevap veriyordu. Kafeste gibiydi.
Konuşmak istediği konu bu değildi. Dinlemeyi deneyecekti.
Olmadı yine
-Bilmiyorum dostum sayısının fazla olduğunu sende anladın, farkındayım. Her biri rüyama giriyor sırasıyla. Bu ne kadar sürer bilmiyorum.
-Bitmeyecek
-Neden
-Aldığın canların hiçbirini kimseye geri vermiyorsun. Her gömülen ceset yeni çiçekler yardımıyla tekrar hayata geri dönüyor. Neden affetsinler ki seni.
-Haklısından başka söyleyecek bir şey bulamadı. Bardağı kendi ekseni etrafında çevirirken yansımasını izlemeye çalışıyordu. Tam bir şey düşünecek oldu yine araya barmen girdi.
- İlk sorumun cevabını hala vermedin.
- Soru neydi?
-Neden buraya geldin.
-Bilmiyorum bu kente gireli çok olmadı ve beni içeri davet eden ilk yere attım kendimi. Şimdi de buradayım.
Son cümleyi kurarken omuzlarını kaldırıp iki elini iki tarafa açarak yaramaz bir çocuk halini takınmaya çalıştı. Sonra vazgeçip eski duvar suratını tekrar oluşturup bardağı ekseni etrafında döndürmeye devam etti.
-Evet dedi barmen. Buranın böyle bir özelliği var. Buraya sadece bu kente yeni gelenler uğrar.
-Neden
-Anlaman uzun sürmez… Diyerek bardakları kurulamaya devam eden barmen diğer siparişler için, cümlesinin bitiminin akabinde arkasını dönerek uzaklaştı.
Geri döndüğünde hala almak istediği cevapların peşinde dolaşan bakışları, azgın köpeğe dönmüş gibi parlıyordu çanaklarından.
Yüzünden korkan çocuk gözlerini kaçıracak yer bulamadı. Çaresiz hafif sola doğru esneyerek gülen azı dişileri onun gibi biraz uzun ve gözleri buz tutmuş adamın yüzünü seyretti.
Gözleri..!
Yeni fark ediyordu.
Tüm soruları birer birer yutuyordu zihni. Hiç birini dile getirmeye varmıyordu nutku.
-Daha önce neredeydin.
-Bilmiyorum.
Sahi neredeydi. Bu nasıl olurdu. Bu kontrolsüz çıkan bir lafızdı lisanında. Ne zaman yeni bir yere gitse bilmezlikten gelirdi geçmişini. Esrarlı bir hava aktığını düşünürdü. Ama bu sefer…
Tekrar ve çaresizce ve titreyerek ve terleyerek ve tekleyerek
-Bi..bilmiyorum. Sadece acı çeken insanlara var hafızamda yüzlerini göremediğim.
Acı çekmenin başka yolları da vardır çocuk.. neden kendini sildin.
Anlamıyorum…
-Adın ne çocuk
-bilmiyorum
-kendine bir tane bulmalısın
Yutkundu korkak bir tavırla. Açıklamalara ihtiyaç vardı.
-bana ne oldu
-hayalini yaşıyorsun çocuk. Güçlü olmalısın. Hiçbir hayal ödenen bedellerden daha değerli olamıyor. İnsanlar bunu anlamadan anlamsızca isterler. Sadece isterler. Tanrı bıktığında ise senin başına gelenler gelir herkesin başına.
- Şimdi sus…
- Şimdi düşünme…Buraya girerken kurduğun hayalden başka bir şey olmasın aklında. Ayini gerçekleştireceğiz. Bunun için elimden geleni yapacağım.
Şimdi bana sadece şunun cevabını ver.
Sana bu bedeli ödeten dileğin neydi. Bunu hatırlıyor olmalısın.
Şaşkındı tamda olması gerektiği gibi. Ne yapacağını bilemeden baktı sadece.
İyice sıkılan fakat heyecanına gem vuramayan barmen ufak bir sırrı açıklayacakmış gibi kulağına eğildi. Yum gözlerini. Oraya beraber gideceğiz.
Kuşkusuz bir itaatle sımsıkı kapadı gözlerini. Şakağının ısındığını hissediyordu. Kararan dünyasında tek yön istikametinde sıkışan trafiğin ortasında… Biraz daha geri…
Bir su birikintisi gökyüzünü yansıtırken atıyor ilk adımını. Yıldızlar deforme olmuş... Yeni kanatlanmış bir kuş havada asılı kalmış.
Ses yok…
Kıpırtı yok…
Araksını dönüyor amaçsız. Tüm sorular olmasa da bazılarının cevabını veren bir siluet elinde devasa kitabı, elinde kalemi yarım kalmış bir cümlenin kaidesinde.
Şeytanı kıskandıracak gülümsemesiyle okuyor yazıları. yaratılışının bedelini önemsemeden dimdik duruyor…ve…
Asılı kalan kuş kaldığı yerden devam ediyor kanatlanmaya. Ve korna seslerine bulanıyor tek yön sıkışan trafik. Ve açıyor gözlerini kan ter içinde.
Gözlerinin feri sönen barmen şaşkınlığını gizlemeksizin ve kızgın ve üzgün ve sanki çaresiz…
Sen tanıdığım en tehlikeli kişilerden birisin diyebildi.
Biliyorum diyor çocuk. İyice buz kaplarken gözleri kavrıyor bileğinden barmeni tek hamlede.
Acıyor çocuk. Acıyor da kapıyor gururu bağırmaya yeltenen dudaklarını... Gözlerine inanmak istemese de biliyor doğruluğun kesinliğini.
Nasıl bir hayat bu izlediği…
Öğrendiği, öğrenebileceği tüm geçmişleri düşünüp gülümserken, ne izlediği sahneler ne de çektiği acı dayanılır gibi değildi.
Alev almaya ramak kala bırakıyor bileğini adamın. Ter içinde titrek… Ama mutlu ölümüne… Ve üzgün geri kalan son vicdanı sızlamakta tereddüt etmiyor. Etmiyor da onu dara ağacında bırakmaya razı çocuk.
-Evet diyor adam sanırım soracağın bir soru yoktur…
-Seni tanıdığıma sevindim teodor diyor çocuk. Mükemmel bir karakter olacaksın hikâyelerime.
Teodor korkusunun depreminden sıyrılıp düşünmeye çalışıyor. Anlar gibi oluyor. Bu çocuğun ne ödediği bedel ne de dilekleri tek değil. Altından kalkması güç olmalı diye yarım yamalak geçirmeye çalışıyor us undan. Kıskansa mı acısa mı bilemeden.
-Teodor...! Kendime bir isim buldum.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)